• Emre Cetin

Geceye Ait Mimari: Geçmişten 21. Yüzyıla Cephe Aydınlatması

Güncelleme tarihi: 11 Mar

“Gece aydınlatmasının yapabileceklerine henüz hiç kafa yorulmadı. Nihayetinde binaların gece görünümü, Gordon Craiq ve Norman Bel Geddes’in sahne aydınlatmasını tasarladıkları gibi tasarlanacaktır. Işık etkilerinin oluşması için olabilecek her yol denenecektir – renk, ışık kaynakları, ışığın yönelimi, dağılım ve hareket… Günümüzün aydınlatması, modern müziğin antik bir tam-tam tınısından geliştiği gibi gelişebilecek bir sanatın yalnızca başlangıcıdır.”


Bu satırlar 1930 yılında General Electric Company’nin yayınladığı “Architecture of the Night” başlıklı makalede Raymond Hood tarafından kaleme alındı. 1920’li yıllarda Amerika’da başlayan ve mimari yaklaşımlarda kökten değişikliklere sebep olacak “aydınlatılmış mimari” kavramının ilk ayak sesleri niteliğindeydi. “Aydınlatılmış mimari” diğer bir deyişle gece mimarisi (ya da aydınlatmalı mimari) 19. Yüzyılda ve 20. Yüzyılın başlarında binaların cephelerindeki ışıkların etkisini en üst düzeye taşımak için tasarlanan mimari yaklaşımı ifade ediyordu. O dönemde, ana hatlarıyla, reklam panoları ve projektörleri kapsayan bu kavram yüzyıl boyunca farklı şekillerde evrilerek günümüze kadar ulaştı.


Singer Binası, 1908

Bölüm 1: İlk Denemelerden 2. Dünya Savaşına


18. yüzyılın sonlarına kadar mimarlar genelde binaların konseptleri ve malzeme detaylarıyla ilgilenmişlerdi. Elektrik adı verilen enerji türünün keşfedilmesi ve hızla yayılmasının ardından büyük enerji üretim ve dağıtım şirketleri, dünya fuarlarından başlayarak aydınlatma tasarımının mimariye entegrasyonunu teşvik etti. Luther Stieringer ve Walter D’Arcy Ryan gibi aydınlatma mühendisleri tarafından birbirini izleyen fuarlarda (özellikle Amerika içerisinde bulunanlarda) binaların, anıtların ya da meydanların projektörlerle aydınlatılması, şehrin içindeki önemli ya da ikonik yapıların sergilenmesinin etkili bir yolu olarak anlatıldı ve teşvik edildi. 1886 yılında Özgürlük Anıtı’nın ilk aydınlatma girişimi gerçekleştirildi. 1908 yılında Singer Binası, I. Dünya Savaşı sırasında da Amerikan Kongre Binasının kubbesi projektörlerle aydınlatıldı. Birbiri ardına yapılan aydınlatma uygulamaları kısa süre içerisinde eleştirileri de beraberinde getirdi. Yapılan aydınlatma uygulamalarının binalara ait mimari özellikleri bozduğu hemen her otoritenin hem fikir olduğu bir sonuçtu. Amerika’lı mimar Harvey Wiley Corbett ışık kaynaklarının açılarının ve yönelimlerinin mimari özellikleri bozduğunu sert bir dille eleştirdi. Corbett yazısında “aydınlatılan bina bölümleri geri kalan bölümlerle o kadar bağlantılı olmalı ki mücevher gibi görünerek binanın tutarlı bir parçasını oluşturmalıdır.” şeklinde olması gereken gece mimarisini tanımladı.


The News Binası, 1944

Yapılan eleştrilere rağmen Amerika’da binaların aydınlatma çalışmaları birbiri arkasına hayata geçirilmeye devam etti. 1915 yılında Panama-Pasifik Uluslararası Fuarı’nda ışığı dağıtmak ve parlamayı engellemek için kaba malzemelerle tasarlanmış yüzeyler tanıtıldı. 1921 yılında Chicago’daki Wringley Binası’nın yüzeyleri ışık etkilerini arttırmak için beyaz ve yansıtıcı özelliğe sahip olan malzemelerle kaplandı. Aydınlatma, gökdelenlerin arasındaki rekabeti başka bir seviyeye çıkarmıştı.


New York / Manhattan, 1938

Özgürlük Heykeli, 1931 (İlk Aydınlatma) / 1942 (2. Dünya Savaşı Sırasında)

Aynı dönemlerde Avrupa’da büyük meydan aydınlatmaları daha önemliydi. Çünkü Avrupa şehirleri Amerika’daki şehirlere oranla daha büyük ve etkileyici meydanlara sahipti. Özellikle Paris Kent Konseyi 1878 yılında, öngörülü bir şekilde, Place de l'Opéra'yı aydınlatarak “Işıklar Şehri” ünvanını pekiştirdi. Avrupa şehirlerinde neredeyse hiç gökdelen olmadığı için binaların içinden yayılan ışığın ve bina cephelerinin aydınlatılmasının modern Avrupa mimarisine, Amerika’da olmadığı kadar, hakim oldu. Özellikle mağazaların büyük pencerelerinin içlerine ya da üstlerine neon ışık kaynakları eklemesiyle oluşturulan ışık şemaları devasa harflerin yazılması için olanakları fazlasıyla arttırdı. 1912 yılında Edith Wharton yayınlanan gazete yazısında; evini, şehrin simge yapılarının aydınlattığını yazdı ve belki de tarihte ilk kez ışık kirliliğinden bahsetti. Buna karşın Avrupa başkentleri teker teker Rüyadaki Valhalla Şatosu’na dönüştürülmeye devam ediyordu. Alman mimar Hugo Häring “reklam yoluyla mimarlığın yıkımını” bir sonuç olarak nitelendirerek şu satırları yazdı: “ticari binaların artık mimari bir cepheye sahip olmadığı, cephelerin reklam tabelaları, yazılar ve ışıklı panolar için bir iskele olduğu bir gerçektir. Geri kalanlar penceredir.”


Hugo Häring makalesinde Almanya’da bulunan örnek binaları gündüz ve gece görünümü olarak karşılaştırıyordu. Bahsettiği binalardan biri Jan Buijs’in De Volharding binasıdır. Bu binada asansör boşluğu ve merdiven kulesi cam tuğla ile tasarlanmıştır ve geceleri aydınlatılmaktadır. Çatılarda ışıklı işaretler bulunur. Düz cam pencerelerin arkasında opal cam olup geceleri arkadan aydınlatarak sigorta kooperatiflerinin avantajlarını anlatan yazılar monte edilmiştir. Aynı yöntem, özellikle Alman şehirlerinde, tiyatro ya da sinemaların üzerinde de sıklıkla uygulanmıştır. Hatta UFA (Universum-Film Aktiengesellschaft) opal camlar için standart üretim başlatmıştır. 1932 yılında The New York Times gazetesi tek bir gökdelene sahip olmayan Berlin’i cam tuğla ve opal teşhir aydınlatmalarından ötürü “Avrupa’nın en iyi aydınlatılan şehri” ilan etmiştir. 1920 ile 1930 yılı arasında yapılan her yeni aydınlatma uygulamasından sonra onlarca makale yayınlanmış ve tüm Avrupa’ya yeni bir pazarlama metodu olarak yayılmıştır.


De Volharding Binası, 1932

“Aydınlatılmış mimari” ile ilgili ilk deney çağı olarak nitelendirilebilecek dönem II. Dünya Savaşı’nın başlaması ve enerji krizlerinden ötürü sona ermiştir ve 1950’li yıllara kadar unutulmuştur.

Bölüm 2: Savaş Bitiminden 70’lerin Enerji Krizlerine


2. Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonra zaferi kutlamak için çeşitli şehirlerde ışık gösterileri düzenlendi. 27 Ekim 1945 yılında Los Angeles’ta her biri üzerinde renk tekerlekleri takılı yaklaşık 100 adet projektörle Memorial Coliseum üzerinde bir “ışık tacı” yaratıldı. 1946 yılının yazında Londra’da zafer temalı bir ışık festivali düzenlendi. Projektörlerle aydınlatılmış binalar, çeşmeler, meydanlar ve bağımsız gösteriler şehri “periler diyarı”na dönüştürmeyi hedeflemişti. 1952 yılında Château de Chambord binasının üzerinde entegre ses ve ışık gösterisi denemesi yapıldı. Mimar ve ressam Le Corbusier ve avangart besteci Yannis Xenakis bu fikri 1958’de Brüksel’deki uluslararası fuara uyarladılar.


Mimaride uluslararası üslubun öne çıkması ve alışkanlıkların değişmesiyle savaş dönemi öncesi binalarda yaşanan bazı teknik talihsizlikler de azalmaya başladı. Yeni yaklaşımlar ve fikirler artık ardı ardına ortaya atılıyordu. 1954 yılında tamamlanan, Skidmore, Owings & Merrill (SOM)’un tasarladığı Manufacturers Hanover Corporation binasında cam duvarlar kullanılarak “ışık kulesi” yaratma yoluna gidilmiştir. Ely Jacques, Ludwig Mies van der Rohe, Philip Johnson gibi ünlü mimarlarda aynı “ışık kulesi” fikrini benimsemişlerdir. 1920’li yıllarda Avrupa’da kullanılan trans-aydınlatma tekniğinin bir güncellemesi olarak kabul edilmektedir. Sanat eleştirmeni Ada Louise Huxtable, SOM’un tasarımı üzerine yazdığı araştırmasında şunları söylemiştir: “Dışarıdan görünen bütün kütle; artık geleneksel mimari değildir. O bir tasarımdır; malzeme yerine ışıktan, renklerden ve hareketten oluşur.“ 1958 yılında The New York Times’ta yayınlanan bir makalede aydınlatma “fonksiyon ve dekorasyonu birleştiren bir sanat dalı” olarak nitelendirilmiş ve mimaride son yıllarda oluşan en büyük ilerleme olarak ifade edilmiştir. 1960’lı yıllara başlarken tasarımcılar ışığı savaş öncesi dönemde yapılan tartışmalardan habersiz bir şekilde yeniden keşfetmişlerdi.


Manufacturers Hanover Corporation, 1954

1970’li yıllara gelinirken Avrupa şehirlerinin önemli binaları gece görünümleriyle hatırlanmaya başlamıştı. Amerika’nın batı kıyılarında neon tabelalar kullanılarak üç boyutlu aydınlatma uygulamaları yapılıyordu. 1973 yılındaki ilk enerji krizine kadar ışığın büyüleyici etkisi tüm Amerika’yı ve Avrupa’yı sarmalamıştı.


Bölüm 3: Rengarenk 21. Yüzyıla Doğru


20.yüzyılın son çeyreğinde aydınlatmaya olan ilgi uyanması, 1977 yılında renk değiştirebilen projektörlerle oldu. Empire State binasının üst katları 1964 yılından 1973 yılına kadar tekil projektörler ile aydınlatılıyordu. 1977 yılında Douglas Leigh tarafından yeni bir sistem tasarlandı. Tarihteki ilk başarıya ulaşmış ve sürdürülebilmiş bilgisayar destekli renk değişim senaryosu 18 Ekim 1977 tarihinde New York Yankees’in şampiyonluğunu kutlamak amacıyla mavi-beyaz renkler kullanılarak yapıldı. O tarihten itibaren Empire State binasının üst katlarında bulunan aydınlatma uygulaması özel günlerde renk değiştirebilir olarak kullanılmaya devam etti. 1986 yılında Toyo Ito isimli Japon mimar, Yokohama’da tasarladığı Tower of Winds isimli binada hızlı bir renk döngüsüyle hava koşullarına yanıt verebilen bir aydınlatma sistemi denemesinde bulundu ve kinetik bir “rüzgar kulesi” tasarladı.


Empire State Binası, 1996

Bilgisayar destekli sistemlerin yaygınlaşmasıyla modern “nocturnal architecture” örnekleri de dünyanın farklı bölgelerinde hayata geçmeye başladı. LED ekranlar artık neon tabelaların yerlerini alıyor ve mesajlar interaktif bir şekilde iletilebiliyordu. 1980’li yıllarla birlikte ışık festivalleri tekrar popülerleşmeye başladı. Hem geçici hem de kalıcı eserler üretilerek ışık mirası beslenmeye devam etti.


Yann Kersalé dönemin en önemli ışık sanatçılarından ve aydınlatma tasarımcılarından biri haline dönüştü. Yann Kersalé’nin Paris’te bir kalp atışını sembolize etmek için tasarladığı enstalasyonda cam kubbenin altında ritmik olarak yanıp sönebilen floresan lambalar kullandı. Ayrıca 2000 yılında Jean Nouvel ve Helmut Jahn isimli mimarlarla birlikte Berlin’de bulunan Sony Center’ın atriyum alanında “gün ışığını uzatmak” isimli bir kalıcı enstalasyon çalışması yaptılar. Güneşin batımından doğumuna kadar olan süre içerisinde farklı renkler sembolize edilerek hem yeni günü hem de yeni yüzyılı karşılamayı başardılar.


Sony Center, 2002

Böylelikle 21. Yüzyıl yeni imkanlar, yeni ışık kaynakları ve yetenekli sistemlerle başlamış oldu. Dünya şehirleri her geçen gün daha da ışıl ışıl (!) oluyordu. Fakat aydınlatmanın karanlık bir yüzü de vardı ve bunu anlamak için çok zaman geçmesi gerekmeyecekti…

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör